Konuşmamız lazım!

Kendiyle mi savaşıyordu benimle mi yarışıyordu anlam veremedim. Böyle durumlarda içimdeki hümanistik canlı gölgede kalıyordu, sinirleniyorum.

Sonra uyandırdım hümanistik ruhumu ve dedim ki ‘Her insan aynı değildir, farklıdır. Bir derdi vardır, acelesi vardır.’.

Zira kimse bu kadar öküz olmasın mümkünse.Bencil.

Var gücüyle itiştirdiği yalnızca ben değildim. Eğer derdi o koltuklardan birine oturabilmekse kalkıp ona yer verebilirdim, oturabilseydim.

Geçti metronun ortasında bir koltuğa oturdu, tekli olanlardan. Onun itiştirerek kalabalık içinde açtığı boşluktan faydalanıp onu takip ettim ve karşısına oturdum.

Nevrotik tavırlar içindeydi. Bazen kafa yağı izi camlarda leke yapacak kadar dingin bir şekilde camdan dışarıyı izliyordu. Bazen de saatine bakıyordu,çantasını karıştırıyordu sanki her an kalkacakmış gibi elindeki poşetleri toparlayıp kıçının ucuyla oturuyordu koltukta.

Bu nevrotik tavırlar, bir paronoya öfkesinin gerçek hayatta uygulanması sonucu doğan yan etkilerdi. Bunları ‘kendimden’ bildiğimi söylememe gerek yok sanırım.

Metroda önümüzdeki durağın anonsu yapıldı. Bu sefer düşündüğüm gibi davranmadı.

Anons yapılır yapılmaz kapının önünde biter diye düşünüyordum ama tam tersine önce insanların inmesini bekledi, kalabalık durulana kadar yerinden kalkmadı.

Nihayet indi. Merdivenlere yöneldi, kanımca gözü kesmedi. Ben de kendimi onunla birlikte yürüyen merdiven önündeki yığıntıda buldum.

İnsanlara yol veriyordu şimdi de. Metroya binerken çizdiği tablodan son derece bağımsız takılıyordu. Bu da durumun ciddiyetini izah ediyordu bana.

Tam arkasındayım, poşetlerini yere koydu, cebinden telefonunu çıkardı. Nihayet eldivenlerini fark etti çünkü bana da gözlüğü takmam için vakit lazımdı. 

Eldivenlerini çıkardı rahat rahat mesaj yazabilecekti. Gözlüklerimi taktım ne yazdığını rahat rahat görebilecektim.

‘ben geldm. kızılaydym. konuşmamz lzm!!’ 

Bu konuşmamız lazım gerginliğini hep gereksiz bulmuşumdur zaten. Konuşacağın zaman gel konuş, neden önceden mesaj atıp insanı moda sokarsın anlamam yani.Zaten genelde konuşuruz, her zaman mesaj atıp belirtmiyoruz ki değil mi! İlla gerim gerim germek lazım.Neyse.

Metrodan çıktık bir telefon geldi. Sesini yutmuş gibi konuşuyordu ne dediğini tam anlamadım ama yine,

‘konuşmamız lazım’ cümlesini tüm ciddiyetiyle sarf ediyordu.

Karşıdaki insan ne yaptı böylesine bilmiyorum ama onu ‘konuşmamız lazım’ dan önce uyarıp buralardan hemen kaçıp gitmesini söylemek istiyordum.

Hızlı hızlı yürürken birden duraksadı. Çantasından küçük bir ayna çıkarıp dişini, saçını başını kontrol etti.

Anlaşılan, ‘ben bu beyaz dişli, fönlü saçlı kıza nasıl yaptım bunu nasıl!!’ tarzı rakı masası sitemkar müzikleri eşliğindeki isyan sözcükleri bu kez kendisi için havada uçuşsun istiyordu. 

Bin beter olsun istiyordu. Son kez bir parfüm dolandırdı vücudunun belli santimetrekarelerine. Tam ayrılırken burnuna yer eden bu koku her duyduğunda ona ızdırap çektirmeliydi. Zavallı adamı bulup bu kez ona, sakın bunu yeme sadece bir klasik koşullanma, abartma demek isterdim. Pardon konumuz bu değildi.

Tüm atarını bir kenara bıraktı merdivenleri bir eda ile çıkıyordu. ‘konuşmamız lazım’ ın cool tavırlarını iyi ezberlemişti doğrusu ama rolüne çok erken girmişti sanki.

Merdivenin başında bir delikanlı. Elindeki çiçeklerden yüzü seçilmiyordu ama ‘konuşmamız lazım’ bir heyecanla çıkmaya başladı merdivenleri. Merdiven başında bıraktı elinden poşetleri ve aldı eline çiçekleri.

‘Çok güzel kokuyorlar, ne gerek vardı aşkıyymm yieaaaa’ 

”İnsanlar konuşa konuşa…” demişler ama ne kadar paronoyak olduğunu biliyorsan ve bunun seni bazen insanlıktan uzaklaştırdığını düşünüyorsan ”koklaşa koklaşa” anlaşmak lazım.

Alo sevgilim, koklaşmamız lazım.
Lütfen kendi aramızda gülüşmeyelim. Biz tavuk soteden yükselen o kekik kokusuyla da ruhumuzu dindirip yarınlara daha umutla bakabiliyoruz.