bir öfkeyle eşyalarını toplamaya başladı.
çekmeceleri kapatırken sanki tüm ihtimalleri ortadan kaldırıyor
geri dönüşü olan tüm kapıları yüzüme kapatıyordu.
her yeri didik didik aradı, neyi var neyi yok.
belli ki bir iz bırakmama derdindeydi, bir hayli
doğrusu evet bunu bazen hak ediyorum ama
terk edilmeyi hayır.
sonra diyorum kendime, ya ben evde yokken gitseydi,
yok canım terk edilmenin de bir usulü var
ne yaptım ki ben sana.!?
hiç sesimi çıkarmadan izledim.
bu arada en son nerde ne yanlış yaptım
onu düşünüyorum. bulamadım.
valizini yerleştirdi,tıkış tıkış. çekti fermuarını.
aldı eline, hala hiçbir şey söylemiyorum.
tam kapıdan çıkarken valizi bıraktı elinden
döndü bana ve kapıyı kapattı.
pek hayra alamet değildi bu yaptığı ama bozuntuya vermedim.
hırsını (?) kusacaktı belli ki, ne yaptıysam!
baktı bana çok sakin görünüyordu.
bense o son sözünü bekliyordum, ömür boyu beni pişmanlıktan öldürecek,
başımı taşlara vurduracak o son sözünü.
‘hadisene ne bekliyorsun daha, otobüsü kaçıracağız, taksi bekliyor.’
bi’ an afalladım. üstüme baktım hala pijamalarımı bile çıkarmamıştım, elimde kahve.
senaryom süperdi ama bu sefer de o filmlerdeki gibi,
dünyası başına yıkılsa da çok fazla aldırış edemeyen,böyle yaşamaya alışmış
gidenleri kabullenmiş, salaş yalnız ben değildim.
o gittikten sonra şiir yazıp geceye doğru efkarlı şarkı eşliğinde cenin pozisyonuyla yatağına kıvrılacak olan ben değildim.
benim valizim zaten hazır. böyle gelcem ben eşofman gibi bu,yol uzun, dedim.
uyku yastığını unutma, dedi.
evet senaryonun sonunda uyku yastığıyla valiz taşıyan hala çapaklardan tam arınmamış otobüs koltuğunda devam edeceği uykusunu düşünen bir adam oldum.
ya da dur,
cam kenarı bana düşerse biraz da orda zorlarım kendimi.